|
Ey Allahım! Gözlerimizi cehalet perdesinden kurtar ve bize eşyanın mahiyetini göster. Şu görünen âlemi, senin güzelliğini yansıtan bir ayna kıl; bizi Senden alıp götüren bir örtüye çevirme.
Molla Câmî, Levâih
Sanat, Heidegger’in dediği gibi, varlığın kendini hatırlamasına dönük beşerî bir etkinlik midir? Bir başka deyişle sanat, şu fani dünyada yalnızlığa itilmiş varlığımıza, yitirdiğimize denk yeni ve sahici bir mesken kurma pratiğini mi işaret eder? Bir tür aletheia mıdır, yani küller altındaki Hızır’ımızı keşif programı?
Bence Heidegger’den ziyade tasavvuf erlerinin konuşmasının daha yakışık alacağı narin bir sahada yürüyoruz. Hele bu ‘er’lerden en İsevî-meşrep olanı Niyazi-i Mısrî ise konuşacak olan, sözünü asla ve kat’a kesmemek gerektir. Çarpar zira... Kelimeleri birer ceviz kabuğu gibi dilinin altında ezdiği gibi tıpkı, hatırlarken şiddet uygular ve unutturur.
Sanat tam da bu aralıkta kendine bir yeni bağ kurma rolü üstlenir. Merdiven kurma işlemi de diyebilirdik buna.
Ne demişti Mevlana: Kelimeler, sözler, sesler mana bağının çitidir. Söyle: Senin işin bağla mı, çitle mi? Hepsini birbirine vur ve kelimelerden kurtul.
Niyazi de benzer şeyler söyler ama başka bir bağlamda. Onun derdi, kendisi. Nasıl yani ‘kendisi’? Çünkü kendisiyle uğraşmaya pek bayılır Niyazi. Hangi anlamda? Tabii ki, kendisini aradan çıkartmak anlamında.
Rahatsızdır o da Hallac-ı Mansur gibi kendisinden. O’nunla arasına giren ve kendisiyle onun arasında bir tür perde olarak çekilmiş olan benlik, Niyazi’nin yakındığı tek engeldir. Ferhat gibi külüngüne sarılması ve benlik dağını kazmaya koyulması bundan değil mi?
Varlığın mahv eyleyip meydâne gel
Lâ ve illâdan geçip merdâne gel.
Varlığını mahv etmek, yakmak, sıfırlamak...
Ne ister peki ondan? Bir yük müdür varlık Niyazi’nin sırtında? Galiba. Kendisini taşıtır durur ona. İstediği yönde kullanmak için çırpınır Niyazi’yi. Şaşırtır. Şeytanın ayak seslerine kulak kabarttırır. Gedikler açar duvarında bazen...
Oysa Niyazi’nin yolu bellidir ezelden. O, bu yola baş koymuştur. Sevgilinin, sevgilinin sevgililerinin yoludur çıkılan:
Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim bildim ki ağyâr kalmadı.
Benlik sınırı dahilindeyken yahut ten kafesi içindeyken herkes düşman görünürdü gözüne onun. Dünyada ne yer, ne de yar kalmıştı onun nazarında. Ancak Yunus’un sözünü ettiği içerideki asıl ben, ‘beni’ terk edince bir kez, o latif gözlükle gördü ki, yabancı, yani dost olmayan kimse yoktur etrafında. Eskiden cümle düşman gördükleri, kim varsa, meğer onun elest bezmi’nden, kalu bela’dan dost yüzleriymiş.
O zaman işte bütün varlıklardaki gülü değil, dikeni görmeye şartlandığını fark etti. Dikenlerle dolu bir dünyada yaşadığını zannederken, güllük gülistanlık oldu âlem ona. Ağlayan, âh ile feryad u figan eden gönlünün sesinin kesildiğini, süt liman bir kıyıya çekildiğini fark etti sonra.
Ve bu “ten sarayı”nın yıkılacağı anı gözler oldu. O an, kurtuluş müjdesini alacağı için özeldi. Ancak bu ten kafesi yahut sarayı, her neyse, “ben”in yakasını bırakmamakta kararlıdır. Tenimize, yalnız tenimize mi, ruhumuza da bir deri gibi geçmiş durumdadır o. Ondan kurtuluş için sırlı bir dokunuşa muhtaçlığımız kesindir.
Sonuçta insan olmanın ulviliği ile kendi beninden kurtulamamanın zavallılığı, Niyazi’nin sözlerini bir darağacından öbürüne koşturmaktadır. Ne zamana kadar peki? Bu ten ağacı, ne zamana kadar bir kadavra, bir pösteki gibi elden ele dolaşacak, üstelik içindeki kutsal emaneti de alabildiğine örseletecektir?
Buna nihayet vermek, kafesin içindekinin elinde midir? Bir yere kadar. Ondan sonrası inayete kalmıştır. İnayet-i İlahiye...
Ve haykırır ona: Yardımına muhtaçtır. Kendisi mahv etmezse, kendisi mahv olacaktır. İkinci mahvın yanında, birinci mahv hiç kalır çünkü.
Haykırmaz, kelimeler hapşırır içinden adeta bu samimi na’tın:
Zuhur-ı kâinatın madenisin ya Resulallah
Rumuz-i küntü kenz’in mahzenisin ya Resulallah.
Allah’ın elçisi öyle biridir ki, kâinatın yaratıldığı madendir o; ‘Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim’ mealindeki hadis-i şerifin çarpıcı sembolizminin gizlendiği mahzendir o. Ona bu latif gözle bakmak, bir çok hapishaneden kurtaracaktır insanı; yaşadığı ama farkında olmadığı iç içe hapishanelerden...
Onun gözünde dünya bir bahçedir, yaratıklar ise birer yaprak. İnsana gelince, o bir büyük ağaçtır. Bu ağacın meyvesi peygamberlerdir, o meyvenin özü, zübdesi ise Peygamber Efendimiz’dir.
İşte anahtar bulundu. Varlık hapishanemizden kurtuluşun sırlı, okunmuş, şerbetli anahtarı. O anahtar olmazsa, o olmazsa neler eksik kalırdı? Niyazi’ye kulak verelim mi burada yine:
Şefaat kılmasan varlık Niyazi’yi yok ederdi
Vücudun zahmının sen merhemisin ya Resulallah.
Var olmak, büyür büyür de kaplardı benimi, sen şefaat etmesen. Kaplar ve yok ederdi. Gerçek bu: Varlık, varlığımı yok ederdi!
Şeytanın kini bunu mu hedefliyordu? Oyunu, oyalaması bunun için miydi yoksa? Varlığımızı varlığımıza kırdırmak! Benimi bana bir örtü kılarak içine bir tohum olarak gömülen diriltici hakikatlerin açmasına engel olmak değil miydi onun görevi?
Varlık varlıkla yok edilmek istemiyorsa, onu kafesten kurtaracak, hapishanesinin demir parmaklıklarını eritecek ve onu bir kuş gibi içinden çıkartacak mübarek ele muhtaçtır. O el, asıl bütünden kopmuş ve bu yüzden yaralı olan, acı çeken vücudumuzun merhemini taşır aynı zamanda. O merhem, o kurtarıcı el olmasa, varlığımızın gürültüyle koptuğumuz parçasını bir uzak hatıra gibi anar kalırdık burada. O özgürleştirici el, o kurtarıcı nefestir ki, bizi sahte dağımızdan soyar, asıl varlık dağına yaklaştırır, bitiştirir, ekler, lehimler.
Merhem, kopan parçayı asıl bünyeye kaynaştırmak içindir ve “iyi ki var”dır!
O olmasa, ben kopmuş ve yaralı varlığımı asıl varlığım sanacak ve şu mecruh vaziyetimi asıl vaziyetimmiş gibi kabul edecektim ve gerçek felaketim, hakiki yoksulluğum işte o zaman başlayacaktı. Eksikliğimi fark etmem, beni nakıs bir varlık kılmaz; tam tersine, tamamlamam için bir itki verir bana, motive eder varlığımı.
Peki ya bana bunu hatırlatan biri olmasaydı, daha da önemlisi kendimi bu haliyle tam olarak görüp ağaç olduğunun farkında olmayan bir ‘yaprak’ gibi rüzgârların önünde yaşamaya, savrulmaya devam etseydim, felaketim olmaz mıydı bu?
Onun içindir ki, kendini unutmak ve O’nu hatırlamak şarttır. Hatırlamak, yani yaranın izini fark edip asla dönmek, dönmek için kendini unutmak. Mecnun olmak ya da meftun olmanın izleri burada karışır birbirine.
Neler karışmaz ki?
Bulan özünü, gören yüzünü
Bir yüzü dahi görmek dilemez
Vuslatta olan, hayrette kalan
Aklın deremez, kendin bulamaz
Her şam ü seher odlara yanar
Hem benzi solar, ağlar gülemez
Âyık olagör, sâdık olagör
Cehd eylemeyen menzil alamaz
Meftun olalı, mecnun olalı
Bu Mısrî dahi akla gelemez.
O “hatırlama” eylemi öylesine şiddetli bir sarsıntı meydana getirir ki varlıkta, Mısrî’nin kendisi dahi aklına gelmez.
Unutur cümleyi.
Gönül o bahre daldı, dilim tutuldu kaldı
Girdim anın zikrine, âzâlarım dil oldu.
Mustafa Armağan
marmagan@tacmahal.org
* Bu köşe yazısı; ziyaretçiler tarafından 983 defa görüntülendi.
|